12 Kasım 2018, Pazartesi 19:56 | A+ | A-

CEVHER ÖZER: DİYALOG HALİNDE OLMAK KENETLENMEMİZİ SAĞLADI

Afyon Belediye’nin tecrübeli oyuncusu Cevher Özer, sayfamızın editörü Buğra Topuz ile kariyeri ve aile yaşantısına dair keyifli ve detaylı bir röportaj gerçekletirdi.

CEVHER ÖZER: DİYALOG HALİNDE OLMAK KENETLENMEMİZİ SAĞLADI

Röportaja basketbol dünyasına adım attığınız dönem ile başlamak istiyorum. Manisa’da iken Vestel’de basketbola başladıktan sonra profesyonel hayata geçiş yaptığınız Türk Telekom’a transfer oldunuz. Daha önce de ligin yayıncı kuruluşuna verdiğiniz demeçte Türk Telekom forması giydiğiniz sırada Kentucky Üniversitesi’nden burs teklifi aldığınızı ve bu teklifi geri çevirip profesyonel hayata devam ettiğinizi belirtmiştiniz. Bu başlangıç evresini biraz daha detaylandırabilir misiniz?

C.Ö: Doğru, Manisa’da basketbola başladım Özcan Çete sayesinde. Beni Vestel’in altyapı kadrosuna dahil etmişti. O dönem Hurşit abinin(Baytok) çalıştırdığı Yıldız Milli Takım’ın seçmeleri vardı, Türkiye’de bir tarama yapıyorlardı. Oraya da çağrıldık. Yıldız takımın ilk senesini Manisa’da oynadıktan sonra Türkiye Şampiyonası Elemesi’ne gittik ve burada hem bizim büyük takımları izleme şansımız olmuştu hem de bizim büyük takımları izleme şansı. Bununla beraber birçok takımdan teklif geldi. Aralarında bana en cazip, samimi gelen teklif konuşması Ali Burgul’undu ve böylece Türk Telekom’un yolunu tuttum. A Takım seviyesine ulaştığım yer burası olmuş oldu. Benim için çok güzel ama bir o kadar da zor yıllardı çünkü küçük yaşta evden ayrılıp Ankara’nın yolunu tutmak ve burada bir şeyler başarmak, hiç şehir dışı tecrübesi olmayan biri için gerçek anlamda çok zor ama bir yerden de başlamak gerekiyordu tabi. Kentucky mevzusu ise biraz daha sonra oldu. 2002 Ümitler Avrupa Şampiyonası’nda 3-4 tane güzel maç oynayınca Kentucky Üniversitesi’nden teklif geldi fakat daha önce Türk Telekom ile imzaladığım profesyonel sözleşme sıkıntı teşkil ediyordu. Bunun yanı sıra İngilizcem de yeterli düzeyde değildi fakat bir yandan da çok merak ediyordum. Geleceğimi ve hayat görüşümü nasıl etkiler, üniversite ve basketbolu bir arada götürebilir miyim, bunları hep düşünüyordum. O dönemki Kentucky koçu çok ısrarcı olmuştu, hatta Milli Takım Menajeri Oğuz Karakaş ve benimle ile temasa geçmişti fakat şampiyona dönüşünde profesyonel kontratımdan dolayı bu riske girmek istemedim. Kentucky mevzusu da benim için küçük bir anı olarak kaldı bende.

2002 Ümitler Avrupa Şampiyonası sürecinde Türk Telekom ile Darüşşafaka arasında siz ve Emre Ekim’i barındıran bir takas gerçekleşti ve Darüşşafaka’nın kadrosuna dahil olmuştunuz. Ben bu dönemdeki iki başarınızdan bahsetmek istiyorum; birincisi 8 Ağustos 2004’te ABD’ye karşı oynanan hazırlık maçında ilk 5 başlayıp 4 sayı bulmanız, ikincisi de 2005 All-Star yarışmasında Muratcan Güler, Donald Little, Kerem Gönlüm, Kaya Peker, Chris Booker ve o zamanki takım arkadaşınız Vincent Jones’u geride bırakarak 22 yaşınızda smaç yarışması şampiyonu oluşunuz. Bu başarılar sizde ne gibi değişiklikleri yarattı, örneğin özgüveniniz biraz daha arttı mı?

C.Ö: Açıkçası çok büyük bir değişiklik olmadı. Evet, Milli Takım’da yer olmak sizi oyun anlamında çok değiştiriyor; sizden daha tecrübeli insanlara aynı havayı solumak, aynı otel ortamında kalmak, takımdaşlık duygusunu yaşamak, onlardan sürekli bir şeyler öğrenmek çok etkileyici oluyor. Bu anlamda bir değişiklik olduğu söylenebilir. İlk 5 başladığım ABD maçının da enteresan bir hikayesi var benim için. Maç öncesi antrenmanda galiba Hidayet abi (Türkoğlu) burnuna bir darbe almıştı, oynayıp oynamayacağı da belli değildi. Ben de hiç beklemiyordum aslında oynayacağımı. O zaman 21 yaşındayım ve beraber oynayacağım isimler Mehmet Okur, İbrahim Kutluay, Serkan Erdoğan, Hidayet Türkoğlu. Ben içimden ‘’Belki 5-10 saniye sahada yer alırım.’’ diye düşünürken Bogdan Tanjevic bir anda yanıma gelip ‘’İlk 5 başlayacaksın!’’ deyince nutkum tutuldu tabi. Maça çıkarken Hidayet abi eşleşmeleri bize söyledi ve bana ‘’Sen Richard Jefferson’ı tutacaksın.’’ dedi ama nasıl tutacağım? (Gülüyor) Hidayet abi sağ olsun birkaç direktif verdi ama tecrübe tabi bambaşka bir olay. O zaman Abdi İpekçi Spor Salonu tamamen dolu, dizlerim titriyor ama ilk 4 sayıyı atmak da bana nasip oldu. Benim için gerçekten çok güzel bir anı oldu ve hala da o zamanki fotoğraflarımı saklarım. Smaç yarışması da benim için çok güzel bir anı. Normalde ben bu tarz organizasyonların içinde olmayı çok beceremem, sosyal medya da hakeza çok fazla aktif değilimdir. O dönem çok iyi hatırlıyorum; All-Star’ın olduğu sabah çok ağır bir kondisyon antrenmanı yapmıştık, inanılmaz bir kondisyon antrenmanı üzerine yarışmanın yolunu tutmuştuk o gün. Hatta dedim ki içimden ‘’ Rezil olduk, ne kıpırdayacak halim var ne de zıplayıp smaç vuracak halim!’’. Vincent Jones ile de aynı takımdayız, o da aynı şeyleri söylüyor ama o çok büyük atletti. Yorgun olsa da olmasa da uçuyor zaten! Yarışmaya geldiğimiz sırada ise belki atmosferin büyüsüne kapıldım belki de o an oradaki insanlara kendimi kanıtlamak istedim ve bir şekilde kazandım ama burada Ender Arslan’ın katkısını unutmamak gerek. Pasları biraz havadan attığı için Vincent Jones ilk 2 smacını da kaçırmıştı ve bu da benim için bir avantaj olmuş oldu. (Gülüyor)

Geçelim başka bir maceraya. 2006 yazında kaptanlığa kadar yükseldiğiniz Beşiktaş Cola Turka’ya transfer oldunuz. 5 sene boyunca camianın çok sevdiği bir oyuncuydunuz ve bir dönem parasını alamadığı için antrenmana çıkmayan oyuncuları ikna ettiğiniz bile olduğu söylendi. Siyah-beyazlı forma altındaki ilk döneminiz nasıl geçti?

C.Ö: Bir kere ben Beşiktaşlı olduğum bu süreç çok özeldi benim için ve hep böyle hatırlayacağım. Para problemi olduğu doğru, takımca tepki koyarak antrenmana çıkmadığımız zamanlar da oldu ve yabancıların tepki koymaya çalıştığı ama hiçbir uzlaşının olmadığı ortamda bu oyuncuları ikna etmeye çalıştığımız zamanlar da oldu. O zamanki kaptan Haluk abi (Yıldırım) ile 2 sene aynı takımda oynadım ve onun orada olduğu yerde olmak büyük bir ayrıcalık. Onun kaptanlığını, abiliğini, takıma etkisini görmek beni gerçek anlamda motive ve mutlu ediyordu. ‘’Eğer bir gün kaptan olursam Haluk abi gibi kaptan olmak istiyordum.’’ içimden hep ve nitekim de öyle oldu. Maaş konusunda ciddi problemler yaşadığımız dönemler oldu, hatta bu sebepten ötürü takımdan ayrılmak isteyen yabancılar ile konuştuğumuz zamanlar bile oldu. Sonuçta herkes profesyonel. Ben kaptan olarak takımın durumunu belirtebilirim fakat iş belli bir süreden sonra oyuncunun iyi niyetine kalıyor, ‘’Seni anlıyorum ama en nihayetinde ben de profesyonelim.’’ cümlesini duyabiliyorsunuz. Bu tarz olaylar yaşandı ama ben Beşiktaşlıyım ve bunu da her yerde söyledim. Durum böyle olunca, gönülden yardım edince böyle engelleri aşabiliyorsunuz. Aslında sadece benim konuşmam ile değil, o zamanki yabancı oyuncuların biraz daha sabırlı ve düzgün karakterde oluşu birlik, beraberliğimizi sağladı ve bu para konusunu beraber aşmıştık. Dediğim gibi, Beşiktaş’ın bendeki yeri apayrıdır ve hep böyle kalacak.

2010-2011 sezonunda NBA tarihinin en önemli yıldızlarından Allen Iverson kadroya dahil olmuştı ve sadece Avrupa’da değil, dünya çapında ses getiren bir transfer hamlesi olmuştu Beşiktaş için. Iverson’ın takımda kaldığı bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Hem takıma hem de ülkeye adapte oluş süreci nasıldı?

C.Ö: Yaklaşık 7-8 ay kadar takımda kalmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Evet, Allen Iverson bir ikon sonuçta, kariyeri boyunca yaptıkları da ortada. O zamanki takımı da değerlendirecek olursak takımın başlangıçta iyiye gittiğini pek söylenemezdi. Bir şekilde işleri rayına oturtma sürecine girmiştik ama bu sefer de Allen Iverson’ın Beşiktaş’a gelip gelmeyeceği konuşulmaya başlayınca bu durum bizi yaklaşık 3 hafta boyunca bizi muallakta bıraktı. Biz de kendi aramızda ‘’Gelirse nasıl etki edecek, ne durumda gelecek?’’ diye konuşuyorduk çünkü çok ekstrem bir oyuncudan bahsediyoruz. Eğer iyi halde gelirse seviye arşa çıkacak ama inanın, ne halde geleceğine dair ufak bir bilgiye dahi sahip değildik. Sonuçta Allen Iverson Avrupalı bir oyuncu değil ki hakkında biraz detay bilelim. Neyse, bir şekilde geldi ama resmen bir güruh halinde geldi. Kendi yanında gelen çocukluk arkadaşları olsun, akrabaları olsun, böyle 8-10 kişilik bir grupla geziyordu. İlk başlarda biraz garip karşıladık fakat soyunma odasında, otelde, yolculuklarda ettiğimiz sohbetler bu süreci biraz daha normalleştirdi. Tamam, bir egosu var ki bir NBA starından bahsediyorsunuz ama bir önceki cümlemde belirttiğim gibi soyunma odasında olsun, diğer yerlerde olsun; oldukça neşeli, konuşkan, kasılmayan, diyaloğa giren, her konu hakkında fikrini belirten, espriler yapan bir adamdı. Tam forma girdiği dönemde de bir sakatlığı çıktı. Zaten formunu yakalayana kadar çok zorlandık. Bir yandan onu sisteme dahil etmemiz lazımdı, bir yandan da maç kazanmak zorundaydık çünkü büyük bir camiayı temsil ettiğiniz için taraftarlar sizden galibiyet bekliyor. O dönem de kaptan bendim ve en çok zorlandığım dönemlerden biri olmuştu. Devamında koç değişikliği olmuştu, Ergin abi (Ataman) takımın başına getirilmişti. Ergin abi geldikten sonra Iverson tam formunu yakalamışken bu sefer topuğundaki sakatlık Beşiktaş macerasını noktalamış oldu. Açıkçası ne olduğunu anlamadık; geldi, tam adapte oluyordu ama adapte olurken sakatlandı ve gitti. Bizim için kısa ama karışık bir maceraydı. (Gülüyor)

2011 yazına götürmek istiyorum sizi şimdi. Kaptanı olduğunuz camiadan ayrılıp ezeli rakip Galatasaray Medical Park ile sözleşme imzaladınız ve kariyerinizde ilk defa EuroLeague’de boy gösterdiniz. Bugün Galatasaray’ın unutulmaz EuroLeague maçları mevzu bahis olduğunda ilk maçlardan biri sizin de çok iyi oynadığınız CSKA Moskova maçı şüphesiz fakat ben başka bir konuya değinmek istiyorum. O dönemde koç Oktay Mahmuti’nin size yeteri kadar süre vermediği ve bunun aranızda bir problem yarattığı konusunda bir söylenti çıkmıştı. Siz nasıl açıklık getirirsiniz bu konuya?

C.Ö: Gayet açıkça söyleyebilirim ki böyle bir tartışmam olmadı. Ben sadece Beşiktaş’ta oynarken çok daha fazla süre aldığım için Galatasaray’daki rolüme adapte olmam benim için zorlayıcı bir durum oldu. Biraz da bocaladım açıkçası ama bunun Oktay abi ile hiçbir alakası yok, zaten Oktay abiye gidip ‘’Beni neden az oynatıyorsun?’’ demem mümkün değil. Dediğim gibi, sadece rolüme hazırlanmam biraz zor oldu çünkü bir takımda yaklaşık 25-30 dakika sahada kalırken bunun bir anda 10-12 dakikaya düşmesi sizi ister istemez zorluyor, sorumluluğunuz da aynı oranda azalıyor. Oktay abinin beni sahada fazla tuttuğu anlar da oldu, çok az oynattığı anlar oldu. Bu olay tamamen Oktay abinin o maçlık durumuna, tercihine bağlıydı ama dediğim gibi aramızda hiçbir şekilde böyle bir diyalog geçmedi. CSKA maçı ile ilgili de şunları söylemek istiyorum; aslında herkes o maçı konuşuyor ama biz zaten o maça kadar iyi bir basketbol oynuyorduk, güzel de bir sistemimiz vardı Oktay abi sağ olsun. CSKA bizimle oynayana kadar hiç yenilmemişti ve kadrosuna baktığımız zaman Shved, Siskauskas, Kirilenko, Krstic, Teodosic, Sasha Kaun gibi oyuncuları barındırıyorlardı kadrolarına. Objektif olarak bakıldığında kazanma ihtimalimizin düşük olduğu bir maçtı ama o gün enteresan bir sinerji oluşmuştu sahada. Biz çok fazla savaştık, o gün gerçekten hiç geri adım atmadık ve her pozisyon için ekstra enerji sarf edip CSKA’nın da yenilebileceğini gösterdik Avrupa’ya. Belki de kariyerimdeki en önemli maçlardan bir tanesidir bu maç. O sene aldığımız 1-2 şanssız mağlubiyet bizim modumuzu biraz düşürdü fakat o sene gayet güzel geçmişti bizim için ama ligde de yarı finalde Beşiktaş’a elenmiştik.

Ben de tam bununla ilgili bir soru yöneltecektim size. Nasıl bir Beşiktaş vardı karşınızda? Sizin için de zor olmuştur çünkü Sinan Erdem Spor Salonu’nda boşluk dahi bırakmayan seyirci grubunun önünde oynadınız ki 1 sene önce siz o seyirci grubunun önünde oynuyordunuz.

C.Ö: Beşiktaş çok iyi bir takımdı. Zaten Ersin Dağlı orada çok fark yaratıyordu çünkü Türk statüsünde oynadığı için o döngüyü bir anda kırıyordu. Carlos Arroyo, Zoran Erceg, Pops Mensah-Bonsu, David Hawkins gibi çok ekstrem oyuncular da vardı o kadroda. Seyirci için de şunu söyleyebilirim; Sinan Erdem’in kapasitesi yanlış bilmiyorsam 17.000 kişi ve kapasiteyi sonuna kadar dolduran bir seyirci topluluğu vardı. Daha ben geçen sene o takımda oynarken seyircinin yarattığı atmosferin oyuncuları nasıl etkilediğini çok iyi biliyorum. Onlara karşı oynamak da benim için kolay değildi ve biz de çok zorlanarak elendik orada. Üstüne EuroLeague’in neden olduğu yorgunluk ve yıpranma da işin içine girince yarı finalde elendik ama Galatasaray’da geçirdiğim dönem de benim için güzeldi.

2011’de Beşiktaş’tan ayrıldınız, siyah-beyazlılar 27 yıl aradan sonra ligde şampiyon olmayı başardı. Aynı şekilde, 2012’de Galatasaray’dan ayrıldınız ve sarı-kırmızılar 23 yıl aradan sonra ligde mutlu sona ulaşmayı başardı. Bu takımlar ile şampiyonluk yaşayamamak içinizde bir ukte olarak kaldı mı?

C.Ö: Beşiktaş ile şampiyonluk yaşayamamak tabi ki içimde ukte olarak kaldı ama en azından Beşiktaş’a geri döndüğümde Anadolu Efes’e karşı kazandığımız Cumhurbaşkanlığı Kupası biraz olsun bu ukteyi azalttı.

Beşiktaş döneminde yeni kurulan bir takım olmanıza rağmen EuroLeague’de de aslında fena değildiniz, en azından TOP 16’ya kalmıştınız ve son maçta Fenerbahçe’yi yenerek sarı-lacivertlilerin üstünde bitirmiştiniz.

C.Ö: Evet, fena bir performans sergilemedik ama EuroLeague’de TOP 16 oynamak bize biraz fazla geldi açıkçası. Hem değişen format biraz yorucu oldu hem de seviye biraz daha bizim üstümüzdeydi diye düşünüyorum. Şu anki takım arkadaşım Cemal Nalga ile o zaman da takım arkadaşıydık ve aramıza konuştuğumuz zaman ‘’Acaba TOP 16 yapmasaya mıydık?’’ dediğimiz bile oldu çünkü bu sefer ligde çok zorlanmaya başladık. Hem o seyahatler bizi zorladı, gittiğimiz maçlarda yaşadığımız sakatlıklar bizi zorladı, farklı kaybettiğimiz birkaç maç bizi zorladı ki o maçların ardından toparlanmak da kolay değildi bizim için ama sonuç olarak TOP 16 oynamak hem kulüp için hem de bizler için başarıydı.

2013 yazında Banvit’e transfer oldunuz. Orada da başarılı bir performans sergilemiştiniz. Normal sezonu 28 galibiyet ve 2 mağlubiyet gibi çok önemli bir derece ile lider tamamlamıştınız. Ayrıca Galatasaray Medical Park ile de çok çetin bir yarı final serisi oynadınız ama yine yarı finalde elenmiştiniz. Ayrıca o sene çok uzun süre Zeljko Obradovic’in asistan koçluğunu yapan Dimitris Itoudis ile çalışmıştınız ki Yunan koçun ilk başantrenörlük tecrübesiydi. Peki bu durum aranızda iletişimi nasıl etkiledi? Itoudis’in daha önce başantrenörlük tecrübesinin olmayışı kafanızda soru işareti oluşturdu mu?

C.Ö: Tam tersi söylemek mümkün aslında. Zaten birçok kişi ile konuştuğunuz zaman Zeljko Obradovic ile neredeyse bire bir aynı olduğunu söylüyorlar. Hatta birisi Twitter’da bir video paylaşmış. Öyle bir açıdan çekmişler ki hem Obradovic’i hem deItoudis’i gösteriyor. Yıllar o kadar etkilemiş ki ikisini, ikisi de aynı hareketleri yapıyorlar. (Gülüyor) Düşünceleri de muhtemelen aynıdır ki ikisi de zaten günümüz Avrupa basketbolunun en üst seviyesinde. Banvit’e transfer olduğumda da ‘’Itoudis ile çalışmak nasıl olacak?’’ diye düşündüm mü derseniz, elbette ki düşündüm. İsmi biliyoruz, kiminle çalıştığını biliyoruz, başarılarını biliyoruz ama Banvit’teki süreç nasıl olacak, hiç bilmiyoruz çünkü onun da ilk başantrenörlük deneyimi sonuçta. İlk başlarda çok zorlandık tabi birbirimizi anlama konusunda. Hatta Oktay abi ile aramızda çıkan söylentinin gerçeğini bizzat yaşadım Itoudis ile ama burada ben direkt söyledim Itoudis’e başka takımdan oynayarak geldiğimi ve onun bana verdiği rolü anlayamadığımı. ‘’Benim bu takımdaki, sistemdeki rolüm ne? Ben zaten 25-30 dakika istemiyorum, öyle de bir düşüncem yok ama rolümü öğrenmek istiyorum.’’ dedim kendisine. O sene de senin belirttiğin gibi ligdeki 30 maçın 28’inde galip geldik ki bunu Avrupa’nın en iyi ikinci ligi olarak kabul edilen bir ligde başarmak hiç de kolay değil ama bunu başarırken de ne kadar yıprandığımızı Play-Off başlarken gördük. İlk turda 8. sıradan gelen Tofaş’ı çok zor geçtik mesela. O seride de Şafak Edge kilit oyuncu olmuştu. Özellikle deplasmandaki maçta attığı 2-3 ekstra şut ile rakibimizi yenmeyi ve bir üst tura geçmeyi başarmıştık ama devamında yarı finald enerjiler artık bir hayli düşmüştü. Üstüne kendi evimizde yenilip saha avantajını rakibimize kaptırınca ama Ergin abi ve kemikleşmiş kadrosu zorlamıştı bizi. Onlara da yarı finalde elenmemize rağmen güzel bir seneydi. Dimitris Itoudis de bana inanılmaz şeyler kattı, hala da o döneme ait bize verilen maç öncesi hazırlık kağıtlarını saklarım.

Banvit’ten sonra sırası ile TED Kolejliler, Türk Telekom ve Acıbadem Üniversitesi gibi takımlarda oynadıktan sonra son olarak Afyon Belediye ile anlaştınız, geldiğiniz ilk sezonda da Basketbol Süper Ligi’ne çıkma başarısı gösterdiniz ki final serisinde hem bütçeleri hem de oyuncu grubu açısından Bahçeşehir Koleji favori gösterilmesine rağmen BSL biletini siz kaptınız. Nasıl bir süreçti Afyon’daki ilk seneniz?

C.Ö: Bir kere Bahçeşehir Koleji sadece final serisinin değil, en baştan itibaren lig şampiyonluğunun favorisiydi; bunu belirteyim. Afyon’a gelmeden önce de koç Can Sevim ile telefonda görüştük ve o bana neyi hedeflediğini söyledi, hedefinin ise sadece BSL’ye çıkmak olduğunu söyledi. Ben de eğer karşılaşacaksam böyle bir hedef ile karşılaşmayı istiyordum, gerçekten bir üst lige çıkan bir takımın parçası olmayı istiyordum. Geçen seneki oyuncu arkadaşların da çoğunu tanıyorum; Hadi Özdemir benim zaten Yıldız Milli Takım’dan beri arkadaşım, Hadi’nin ne zamanda neleri yapabileceğini çok iyi biliyorum, Ogün Sevinç’i çok iyi tanıyorum, İbrahim Yıldırım’ı çok iyi tanıyorum, Serkan Menteşe’yi iyi tanıyorum, Talat Alp Altunbey’i Banvit döneminden iyi tanıyorum, Canberk Cevit’i Türk Telekom’dan tanıyorum, Altan Erol ile yıllardır karşılıklı oynadık, yan yana oynama fırsatım olmadı ve beğenerek izlediğim önemli oyunculardan bir tanesiydi. Hal böyle olunca bize bir tek yabancıları iyi tanımak ve onları işin içine katmak kaldı, bu da bizim açımızdan kolay oldu. Düzgün karakterde yabancılarımız vardı ki hala takımda bir kısmı.

Hazır yabancılardan bahsetmişken ben size Jacob Pullen’ı sormak istiyorum çünkü NBA ekiplerinden Philadelphi 76ers’tan geldi ki daha önce Barcelona forması ile Avrupa basketbolunun en üst seviyelerinde de boy göstermişti. Allen Iverson’da bahsettiğiniz o ego Pullen’da da var mıydı peki?

C.Ö: Öncelikle Pullen’ın çok yetenekli olduğunu belirtmek istiyorum, gördüğüm en iyi bire bir oyuncularından bir tanesiydi ki sınırsız skor gücü vardı ama geldiği anda hazır değildi. Ayrıca TBL’nin farklı dinamikleri var, BSL gibi değil. BSL’de sistemler var ama TBL’de sistemleri çarpıştıramazsınız. Örneğin; Anadolu Efes’in belli bir sistemi vardır ve oyuncular o sisteme bağlı kalarak, bu sistemin sınırları içerisinde hareket eder fakat TBL’de biraz daha farklı. Bireysel anlamda yetenek ve fiziksel anlamda çarpışmalar ön plandadır. Bu fiziksel temas kötü anlamda değil, tam dozajında ve güzel bir sertlik var. Yani fiziksel temasa biraz daha müsaade ediliyor. Bireysel olarak da şunu söyleyeyim; BSL’de topu getirip direkt kaldırıp atan bir oyuncu göremezsiniz, 14 takımın içinde belki 1 tane vardır ama TBL’de öyle değil. TBL’de rakip takım tam seti oynarken bir anda şutu yiyebiliyorsunuz. ‘’Hani seti oynuyorlardı, niye şimdi topu kaldırıp attı?’’ derken potanda sayıyı yemiş oluyorsun. Pullen’ı da daha öncesinde Avrupa’da takip ettiğim için ne yapabileceğini az çok biliyorduk ama onun da ilk geldiğinde topuğundan bir sakatlığı vardı, o da bu yüzden gerektiğinde enerji sarf edemiyordu. Daha sonrasında onu halledip toparlandı ancak bu süreçte biz de biraz zorlandık tabi. Geçen sezonun da geneline baktığımızda, Bahçeşehir’in gerçekten çok iyi bir kadrosu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, EuroLeague tecrübesi olan oyuncsundan tutun da senelerdir birçok takımı üst lige çıkarmış oyunculara kadar çok çeşitli bir kadroydu bu ama onların sezon içerisinde yaşadığı problem, sene sonuna sarkmıştı ama bizde hiç böyle bir problem olmadı. Biz Afyon olarak neredeyse problem yaşamadık, bir dönem deplasmanlarda kötü maçlar kaybettiğimiz maçlar da oldu. O sırada insanlar ‘’Afyon kaybediyor bu ara, acaba düşüşe mi geçiyorlar?’’ diye kendi aralarında konuşuldu ancak sezon sonunda deplasmanlarda maç alarak da bunu silmiş olduk. Biz birlik içinde kalınca sadece Bahçeşehir nezdinde değil Konya Selçuklu olsun, Antalyaspor olsun, Bursaspor olsun stres içine girdiler, onların da motivasyonunu düşürdük diye düşünüyorum. Çeyrek final ilk maçında sahamızda İstanbulspor Beylikdüzü’ne yenildik ve insanlar yine bizim hakkımızda aynı şeyleri düşünmeye başladılar ama ben çok rahattım çünkü biliyordum ki biz hem deplasmanda hem de tekrar burada onları yenip yarı final oynyacaktı ki nitekim de öyle oldu. Yarı finalde de aynı şey başımıza geldi. İlk maçta Konya Selçuklu’ya yine aynı şekilde kaybettik ama bu sefer biraz da tereddüt ettik geri dönüş noktasında. Seyircisi, koçu, oyuncu grubu ile gerçekten önemli bir rakipti Selçuklu ama bu sefer geri dönüş yaparak finale çıktık. Bu maçların sonunda anladım ki biz birlik olabiliyoruz, kimse kimsenin attığı topa bir şey demiyor, hiç kimsenin birbiri ile problemi yok, herkes birliktelik içinde. Keza aynı şeyi Bahçeşehir Koleji serisinde de yapacaktık, ilk maçı az kalsın verecektik ama yine birlik olduk ve seriyi 3-1 kazanmayı bildik.

Geçen seneki bu birlikteliğin sırrı neydi peki? Örneğin; kaptanlar mı etkili oldu, genel menajer Cömert Küce mi bu olayda etkiliydi, koç Can Sevim mi bunu sağladı?

C.Ö: Bizde kaptanlık yoktu ki! Hadi, Altan ve ben, yani 1983 jenerasyonu olarak takımın en büyüğü biziz ve biz de hiçbir zaman ‘’ Ya Hadi sen kaptansın kardeşim, yapsana gereğini!’’, ‘’Altan sen kaptansın, sen karar ver!’’ ya da ‘’Cevher sen kaptansın, kursana otoriteni!’’ diye bir olay yoktu mesela. Bizde egoya dair hiçbir şey yoktu, oturuyorduk masanın etrafına 5-6 kişi, neler yapabileceğimizi ve nasıl daha iyi olabileceğimizi konuşuyorduk. Zaman zaman Cömert abi (Küce) ile oturup konuşuyorduk, zaman zaman da koçlar ile konuşuyorduk. Herkes açıkça fikrini söyleyebiliyordu, hep diyalog halinde olup birbirimizden gizli ve saklımız olmadı. Mesela; kimse kimseye ‘’Bana niye topu atmıyorsun?’’ demiyordu, üstüne ‘’Niye orada o şutu atmadın?’’ diyordu. Ben açıkçası böyle bir ortamın bizi ayakta tuttuğunu ve birlikteliğimizi sağladığını düşünüyorum.

Bu sene BSL’ye istediğiniz gibi başlayamadınız. Tek galibiyetiniz iç sahada Tofaş’a karşıydı ve geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne son saniye üçlüğü ile dramatik bir şekilde kaybettiniz. Sıradaki rakibiniz Beşiktaş Sompo Japan ki onlar da bu ara ekonomik olarak sıkıntıdalar. Hafta başında ödemeler yapılmadığı için oyuncular antrenmana çıkmadı ve Çarşamba günü de Virtus Bologna’ya yenildiler. Sizin bu maça bakış açınız ne? Rakibinizin yaşadığı bu problemler sizler için avantaj sayılabilir mi?

C.Ö: Bu durum avantaj yaratabileceği gibi dezavantaj da yaratabilir, bu artık Beşiktaş’ın takım içerisindeki yapısına ve iletişimine bağlı. Kenetlenip beraber mi hareket mi edecekler yoksa ayrı ayrı mı takılacaklar, bunlar dediğim gibi takım içi durumuna bağlı. Bizim yapacağımız tek şey, yapabileceğimizin en fazlasını vermek çünkü Akatlar’da Beşiktaş’ın istenilirse nasıl oynayabileceğini en iyi bilen insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Yarın belki de yüzde yüzümüzden daha fazlasını vermemiz gerekecek. Bir takımı BSL’de, deplasmanda yenmeniz için bütün detayların yüzde doksanını doğru yapmanız lazım, yüzde on payınız var. Hele ki bizim gibi lige yeni adım atmış bir ekip için bu hata payı çok daha az. Ben de Beşiktaş’ta oynarken böyle durumların içine dahil olduk, ödemelerde sıkıntı yaşadık ama yine o dönemde Efes’i, Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı yenip Erdemir’e de kaybettik. Bu tarz şeyler yaşanabilir ama Beşiktaş büyük bir camia.

 

Çok merak ettiğim bir başka konu ise forma numaranız. Gittiğiniz her takımda forma numaranız hep aynı, neden 41?

C.Ö:Yıllar önce Beşiktaş’ta 22 giyiyordum, daha sonra 41 numarayı almaya başladım. Bunun da en büyük nedeni; Dirk Nowitzki. Dirk Nowitzki’yi çok seviyorum, büyük hayranıyım, 55 yaşında bile basketbol oynasa hayran hayran izlerim. (Gülüyor) Benim için çok özel bir oyuncu, sadece benim için değil tüm dünyayın da hayran olduğu birisi. O da artık kariyerinin sonuna yaklaştı ama benim gerçekten çok sevdiğim bir oyuncu. Yıllar önce bi’ giymek istedim ve hep bu numarayı tercih ettim. İnsanlar da yanlış anlamasın, kendimi Dirk Nowitzki’ye benzettiğim için değil, hayranı olduğum insanın bir parçası bende kalsın istediğim için bu numarada tercih kıldım.

Kariyeriniz boyunca 8 farklı takımda oynadınız ve sizden bu zamana kadar tüm takım arkadaşlarınızı göz önüne alarak bi’ ilk 5 istesem hangi oyuncuları sayardınız? Mesela hangi oyuncular sizde çok iz bıraktı?

C.Ö: Bu konuda ayrım yapmak çok zor ama şöyle bir şey deneyebilirim: Bir numaraya Mehmet Yağmur’u koyarım, ikiye Sinan Güler’i eklerim, dörde kendimi, beşe Ermal’i koyarım, üç numara için de Erkan Veyseloğlu ismini eklerim. Madem bi’ ilk 5 yapacağım, böyle keyifli ve neşeli bir 5 hazırlayayım. (Gülüyor) Öbür türlü kadro yapmaya kalksam birçok oyuncunun adını söyleyemediğim için yazık olacak.

Son olarak da sizinle 8 Mart 2010 tarihini konuşmak istiyorum. Oğlunuz Can Cevher bu tarihte dünyaya geldi ve baba oldunuz. Baba olmak, düzenli bir aile hayatına sahip olmak, evde ona karşı sorumluluk hissettiğiniz birinin var olması kariyerinizi nasıl etkiledi ve baba olmak nasıl bir duygu?

C.Ö: Önceleri ilk başta hiçbir şey anlamıyor babalar. Tamam, bebeği kucağınıza aldığınızda bir şeyler hissediyorsunuz ama babaların ilk hissi ile annelere gelen ilk his bir değil bence. Şahsen bunu söylüyorum, biz babalar çocuklarımızla ne zaman göz teması kurarsak o zaman birtakım şeyleri hissedebiliyoruz. Örneğin; ben ilk göz temasını kurduğumda anladım ki beni bambaşka bir hayat bekliyor. Bu durum aynı zamanda birçok şeyi etkiliyor; kendinize daha iyi bakıyorsunuz, maçlara daha konsantre oluyorsunuz, kısaca daha düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyorsunuz ki onların varlığı sizi bir rutine sokuyor. Çocuklarınıza daha düzgün yaşam şartları sağlayabilmek için kendinizden birtakım şeyleri vermek durumunda kalıyorsunuz. Ben de Can Cevher dünyaya geldiğinde ‘’Ona düzgün bir gelecek hazırlamayalım’’ diye düşündüm hep, yatırım yapacaksam hep ona göre yatırım yapmaya çalışıyorum, eve hasta geldiysem evin farklı bir odasında istirahat edip onun bulunduğu bir bölüme gitmemeye çalışıyorum. Aklınızda hep ‘’Evde korumam ve bakmam gereken birileri var!’’ düşüncesi var ve aynı zamanda da kendime dikkat etmek zorundayım. O yüzden 8 Mart benim için dünya kadınlarına armağanımdır. (Gülüyor)

Vakit ayırıp sorularımız sabırla cevapladığınız için çok teşekkür ederim, sezonun geri kalanında size ve takımınıza başarılar diliyorum.

C.Ö: Rica ederim, ben de çok teşekkür ederim.

yukarı çık